Peygamberimizin Namaz İbadeti

 

İbadeti bizler bazen eksik anlamaktayız. İbadet denince sadece namaz ibadeti hatıra gelmekte, diğer din! vazifeler düşünülmemektedir. Halbuki, ibadet kelimesi dini emir ve nehiylerin hepsine de şamil bir mâna ifade etmektedir. Tam ibadet de hepsine şamil mânadaki ibadettir. Sadece namaz kılan, ama diğer dini mükellefiyetlerde ihmal gösteren kimse, ibadetlerinin hepsini eda etmiş olmamaktadır, isterse namazlarını tam kılmış olsun!

Resûl-i Ekrem Hazretleri ibadet denince, dini emirlerin bütününü anlar, Allah’ın emir ve nehiylerinin hepsine şamil mânada ibadet anlayışında olurdu.

Şu kadar var ki, bu ibadetlerin içinde namaz ibadetine ayrı bir ehemmiyet verir, diğerlerinden farklı bir titizlikte namazı eda etmeye gayret gösterirdi.

Hattâ, Resûlüllah’ın hayatını anlatan ashab, fazla namaz kılmaktan Resülullah’ın mübarek ayaklarının şiştiğini bile haber vermekteler.

Nitekim, Ebû Hüreyre Hazretleri şahit olduğu durumu, şöyle anlatmaktadır:
Resûl-i Ekrem Hazretleri, namaz ibadetine o kadar ehemmiyet verir, çok yapardı ki, ayaklarının şiştiği bile olurdu.

Bunu görenler dediler ki :
Yâ Resûlullah! Ayaklarınız şişinceye kadar ayakta duruyor, namaz kılıyorsunuz, halbuki Allahu Azimüşşan sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı affettiğini bildirmiştir.

Hazret-i Resûlüllah da bunlara:
Rabbimin ihsan ettiği bunca nimetlere şükreden bir kul olmayayım mı? diye karşılık verdi.

Demek ki, Resûlüllah Hazretleri, kendini o derece derin nimet ve lütuflar içinde görüyor ki, ayakları şişinceye kadar yaptığı ibadetlerini bu nimetlerin şükrünü eda mânasında anlıyor. Sahip olduğu İlâhi nimetlerin takdirini namazlarla yapmış oluyordu.

Bu mevzuda Bediüzzaman Hazretlerinin şu vecizesi ne kadar manidardır :
İbadet mukaddeme-i mükâfat-ı lahika değil, belki, netice-i ni’met-i sabıkadır. Yani, ibadetlerimiz gelecek nimetlerin celbi için değil, geçmiş nimetlerin şükrü içindir.

Öyle ise bizler de sahip olduğumuz sayısız nimetleri hatırlamalı, maddi, manevi İlahi ihsanları düşünmeli, beş vakit ibadetlerimizin yanına bir kısım nafile ibadetleri de ilâve ederek, geçmiş nimetlere karşı şükrümüzü eda etmeli, nimeti takdir ve tebrikte bulunmalıyız.

Unutmamalı ki, Rabbimizin nimetinden mahrum hiç kimse yoktur hayatta. Bir kimse kendisini İlahi nimetlerden mahrum sayıyorsa, bilsin ki, o, nimetin değerini bilmiyor, ne olduğunu anlamıyor.

Her şeyden önce insan olarak yaratılmış olmak bir nimettir. İnsan olarak yaratılmaz da bir fare olarak yaratılabilirdik. Yerde sürünen bir yılan da olmak imkân dâhilindeydi. Kendi kendini zehirleyip öldürecek bir akrep olmak da ihtimallerin içindeydi.

Amma bunların içinden seçilmiş, varlığın en yüksek derecesi olan insanlık derecesine yükseltilmişiz. Bu nimet dahi başlı başına şükür, takdir ister. Sayısız ibadeti gerektirir.

Anlaşılan odur ki, her insan önce insan olarak yaratılışının şükrünü eda ile mükelleftir. Sonra İslâm ve iman sahibi oluşunun, sonra da diğer sayısız sıhhat ve afiyet nimetlerinin…

Peygamberimize gecedeki teheccüd namazları vacip idi. Bu sebeple o gecenin bir kısmında mutlaka namaz kılar, Rabbine karşı ibadetlerde bulunurdu.

O’nun namazları sadece bir teheccüd namazından ibaret de değildi. Gündüz de fazladan namazlar kılardı. İşrak, Duha ve Evvabin namazları da bunlardandır.

Güneşin doğuşundan elli dakika kadar sonra kıldığı dört rekâttan az olmayan namaza işrak namazı denmektedir. Biraz sonra kıldığına da «Duhâ namazı», öğleye yakın bir sırada kıldığına ise, Evvabin namazı ismi verilmektedir. Evvabin adı, akşam namazından sonra kılman namazlara da verilmiştir.

Geceyi evvabin ve teheccüdlerle, gündüzü de zikrolunan duha namazlarıyla tezyin eden Resûlüllah Efendimizin, ibadet halini anlatan Âişe validemiz der ki :
Sizler Resûlüllah’ın ibadetlerinin hepsini yapmaya muktedir olamazsınız. Ancak, ne kadarını yaparsanız, o kadarı sizin için kârdır. Yapabileceğinize devam edin.

Âişe validemiz hatıralarını anlatırken, gece uyandığında Hazret-i Resûlüllah’ı yanında bulamadığını, kalkıp araştırdığında O’nu göz yaşıyla seccadesini ıslatacak derecede ibadet ederken gördüğünü anlatır.

Buna rağmen Hazret-i Resûlüllah’ın sık sık tekrar ettiği zikir ve duası şöyle olurdu:
Ya Rab, seni lâyık olduğun şekilde zikir ve teşbih edemedik…

Resûl-i Ekrem Efendimizin kıldığı nafile namazlar için muayyen bir vakit yoktur. Kerahet vakitleri dışındaki bütün zaman, nafile namaz için müsait zamandır. Ancak, farz namazlar böyle değildir. Onların vakitleri açık seçik, besbellidir. Hattâ vakitlerin hem başlangıç hem de bitimi fiili tatbikatla kesinleşmiştir.

Miraç gecesinin sabahında gelen Cebrâil Aleyhisselâm, iki gün müddetle imamlık yaparak farz namazların vakitlerini bizzat göstermiş, fiilen tespit buyurmuştur. Bu mevzuda değerli eserlerdeki kayıtlar şöyle özetlenebilir:
Mekke’de Miraç gecesinde farz olan beş vakit namazın ilk kılınışı, Miraç gecesinin sabahında gelen Cebrâil Aleyhisselâm’ın imamlığıyla başlamıştır. Hazret-i Cebrâil, Efendimize farz olan namazları bizzat kıldıracağını haber vermiş, bunun üzerine mevcut ashab namaza çağrılmış, toplanan sahabeye Resûlüllah imam olmuş, O’nâ da Cebrâil Aleyhisselâm imamlık ederek, öğle namazından başlayıp, ikinci günü öğle namazına kadar vakitlerin başlangıcında cemaatle namaz kılmışlardır. ikinci günü öğle namazında da vakitlerin sonunda kıldırmaya başlayan Cebrâil Aleyhisselâm, ertesi gün öğleye kadar da bütün namazları vakit sonunda kıldırdıktan sonra şöyle demiştir:

– İşte emrolunduğun namazın vakitlerinin başlangıç ve bitimiyle kılmış şekli!

Bundandır ki, farz namazların hem kılınış şekli, hem de vakitlerinin başlangıç ve bitimi kesindir. Hem Cebrâil Aleyhisselam’ın, hem de Resûl-i Ekrem Efendimizin fiili tatbikatlarıyla sabittir. Ne vakit, ne de kılınış şekli etrafında bir şüphe ve tereddüt söz konusu olamaz.

Resûlüllah Efendimiz, nafileyi ekseriya dört rekât kılardı. Daha çok ve daha az kıldığı da olmuştur. İkide bir, dörtte bir selâm verdiği olmuştur.

On iki rekât gece namazı kıldığı da çok olmuştur.

Farz borcu çok olan bizler, geceleri iki rekât nafileden sonra, kaza namazlarımızı kılar da:

– Ya Rab! Bu kaza namazlarımızı Resûl-i Ekrem Efendimizin kıldığı nafile namazlar makamına da kabul buyur. İmkânım olsa, gücüm yetseydi, ben bu kaza namazlarıyla kalmaz, onun nafile namazlarının hepsini de kılardım, diyerek dua ve niyazda bulunursak, inşaallah Rabbimiz hem farz borcumuzdan kurtarır, hem de nafile sevabı ihsan eder. O’ııun hudutsuz ihsanına kimse sınır koyamaz. Yeter ki bizde böyle gönülden iltica olsun.

Beğen Paylaş!

Bir önceki yazımda « makalem ilgini çekebilir. Okumak istermisin ?
yorum yok
771 okuma
20 Aralık, 2016
admin
admin

Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin.


ETİKETLER :

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?